TAŞLARDAKİ RUHLAR

  

“Bu ülkedeki sanatçıların çoğunluğu mistisizme yatkın ve sonsuz bir sabra sahip, düşünceli, derin ve tatlı Şona halkından. Yaşlı Şonalar topraklarına bağlı yaşıyor ve atalarının ve kabile ruhlarının büyülü dünyasında derin olan mistik inançlarını koruyor. Günümüzde yeni ve eski iki dünya arasındaki Şona sanatçıları kendini ifade etme ihtiyacı duyuyor ve yeni bir alanda varlığını belirtmek için zengin mistik mirasına güveniyor. İlhamları, meditasyon, rüyalar ve hayaller aracılığıyla efsanevi dinden ve yaşlıların sembolizminden geliyor.”

Frank McEwen, 1971


Zimbabve kırsalı sıvasız taşlarla inşa edilmiş antik yapılarla çevrili. Bölgede 250'den fazla "Zimbabve", yani taş ev var. Zimbabvelerin bir zamanlar Büyük Zimbabve olarak bilinen kalıntıları, konfederasyon için gelecek vadeden bir merkez olduğu kadar büyük bir antik şehir merkeziydi. Nihayetinde nüfus arttıkça, bölgedeki stres halkın küçük köylere dağılmasına neden oldu. Avrupa sömürgeciliğinin başlangıcında, Zimbabweler çürümeye bırakılmıştı.


Bugün, bu kalıntıların bir zamanlar modern Şona'nın ataları tarafından on üçüncü yüzyılda inşa edilmiş, gelişmekte olan yerleşimler olduğunu anlıyoruz. Beyaz hükümet, sömürge döneminde yerli kökleri görmezden geldi. Bu kalıntılar Rodezya hükümeti tarafından İncil'de geçen Saba Melikesi'ne ya da Fenikelilere atfedildi. Taş oymacılığı, Zimbabwelerin el işi taş işçiliğine paralel olarak Şona medeniyetinin bir özelliğiydi. Eski şehir merkezlerinin terk edilmesine rağmen, Şona halkı, günümüze kadar kişisel eşyalar oymaya devam etti.


Modern Zimbabve taş heykel kültürü kökenlerini Rodezya'daki İngiliz sömürge döneminde bulur. Rodezya Ulusal Galerisi, 1955'te Avrupa sanatını sergilemek üzere sömürge hükümeti tarafından inşa edildi. İlk yöneticisi, hükümet tarafından davet edilen bir İngiliz müze küratörü olan Frank McEwen'di. McEwen 1956’da yerleşti, Braque, Picasso ve diğer birçok sanatçıyı tanıdığı için Avrupa sanat topluluğu ile bağlantı kurdu ve yerel sanatın tanıtılması için çaba gösterdi. Yerli yaratıcı faaliyetlerin sömürge otoriteleri tarafından baskı altına alınması, McEwen'i sinirlendirdi ve halkı müzede heykel yoluyla kendilerini ifade etmeye teşvik etti.


Muhafazakar parti, 70 yıl süren sömürgecilikten sonra Rodezya'da başa geldi ve İngiltere'nin siyaset üzerindeki baskısı üzerine, Rodezya hükümeti İngiltere ile olan bütün bağlarını kopararak ülkede cumhuriyet ilan etti. Bu eylemleri Birleşmiş Milletler tarafından çeşitli yaptırımlar uygulanmasıyla sonuçlandı.  ABD gibi ülkeler bölgede ya da hükümetle iş yapmaya devam etti ve onların yardımıyla Rodezya hükümeti ülkelerini kendi kendilerine yeterli tutmak için uğraşmaya devam etti. 


Ancak yaptırımlar ülkedeki sanat sahnesini de etkiledi. 1966'da, Tengenenge'deki Tom Blomefield'a ait bir tütün çiftliği bu yaptırımlardan etkilenmişti. Blomefield, çalışanları için ek iş olabilecek bir seçenek düşündü ve çiftliğinin bir bölümünü, Afrikalı işçilerinin taş heykeller yapıp satması için bir sanat pazarına dönüştürdü. Bu girişimle, Tengenenge ülkenin geri kalanının aksine heykeller için başarılı bir pazar haline geldi. 


Takip eden on yıllarda, beyaz Rodezya hükümeti ülkeyi dünyadan izole etmeye devam etti, çünkü Afrikalı nüfusunun gerilimi bağımsızlık arayışlarında giderek arttı. Rodezya hükümetine yönelik tüm uluslararası baskılara ek olarak, yerli taş heykel sanatı, uluslararası tanıtımda düzenli olarak kullanılan ulusal bir öğe haline geldi. Tam bu sıralarda, Afrikalı nüfusunun bağımsızlık savaşı güçlendikçe, heykeller savaş temaları tasvir etmeye başladı. Rodezya hükümeti, içindeki sanat eserleri fazla "modern", yani kendi gözlerinde siyasi, hâle geldiği için Harare'deki Ulusal Galeri'yi kapatmaktan bahsetmeye başladı. 


Bağımsızlığını elde ettikten sonra ulus, ülkenin ismini, kırsaldaki ünlü antik kalıntı alanlarındakiler gibi “taş evler” anlamına gelen Zimbabve olarak değiştirdi.  Bu nedenle, önemli bir şekilde, çağdaş Zimbabwe hem kelimenin gerçek anlamıyla hem de mecazi olarak antik taş heykellerle ilintili olarak konumlandırılmış oldu.


Antik çağlardan sömürge dönemine, siyaset Zimbabve heykelciliğini derinden etkiledi. Fakat uluslararası başarıları McEwan ve 1962'de gerçekleştirdiği Birinci Uluslararası Afrika Kültürü Kongresi isimli muazzam Afrika sanatı sergisiyle başladı.  Sergide Yoruba maskeleri, İfe ve Benin bronzları, Nijerya'dan gelen pişirilmiş toprak eserler ve son olarak Şona heykelleri sergilendi. McEwan heykellerle birlikte, Picasso'nun, Braque'ın ve Brancusi'nin tamamı bu heykellerden ve kültürden etkilenmiş eserlerinin fotoğraflarını sergilendi. Sergi Zimbabve heykellerine uluslararası seviyede ilgi uyandırdı. 


McEwan, anlatımlarında yeni mistik kavramlar keşfetmek ve yerel mitolojilere dayanan heykeller üretmek için, ilk başarılı sergilerinin ardından sanatçıları etkilemeye başladı. Özellikle, Zimbabve Taş Heykelciliğinin tamamına "Şona Sanatı" adının verilmesine neden oldu. Sanatçılar farklı etnik gruplara ve ya kabilelere mensup oldukları için bu isim hatalıydı ve aynı zamanda kabile sanatı hakkında da yanlış bir izlenim uyandırıyordu. Ayrıca, tarif edilen birçok mitoloji unsuru McEwan’ın yarattığı yeni mitolojik kavramlardan ve olgulardan başka bir şey değildi.


McEwan aynı zamanda heykeller için Zimbabve dinine ve mitlerine dair kavramsal bir geçmiş sağladığı kadar modern Zimbabve heykelciliğini daha derin köklere ve tarihe bağlamıştır Günümüzde hâlâ birçok heykeltıraş atalarının ruhlarını ortak temasını kullanarak McEwan tarafından belirlenmiş kültürel geçmiş ile uyum içerisinde eserler ortaya koyuyor. Heykellerin bir ortak teması da insanların hayvana olan metamorfozuna duydukları inancı vurgulayan yarı insan yarı hayvan figürleri betimlemek. Bu semboller Afrika dinlerinin İskelet Tanrıları'na dair antik mitlere dayanıyor. Bu heykeller, McEwen’ın Avrupa Zimbabwe sanatını destekleme çabasının bir sonucu olarak Museé Rodin'de sergilendi ve bir sergi kitabında yer aldı.  


Fakat, Şona halkının, atalarının iskeletlerinin hayvan biçiminde canlanacağına veya yeniden dirileceğine inandığına dair bir kanıt yok. Şona halkı gerçekten de ruhların her yerde daimi varlıklarına, kişinin hayatını etkilediklerine ve ruhsal yollar aracılığıyla soylarına arzu ve memnuniyetsizliklerini belirtebilme ihtimallerine inanıyor fakat yine de bunun sadece Şona'ya özgü olmadığını bilmekte fayda var.


Spirits in Stones (Taşlardaki Ruhlar) isimli sergimizde her bir heykel Şona kabilesine mensup bir sanatçı tarafından yapılmıştır. Bu konudaki karşıt görüşlere rağmen birçok sanatçı Şona heykellerinin ruhani ve atalara ait temaları geniş ölçüde kullanan antik Şona heykelcilik geleneklerinin dirilişi olduğuna inanıyor. Şona kültüründe önemi büyük olan aile tasvirlerinin yanı sıra heykeltıraşlar eserlerinde hayvan figürlerini ve soyut sembolleri de kullanıyor.  


Art Vision Gallery'nin ve Studio Berlin Maria Wirth'in kurucusu, H. Otto Nagel, geniş resim koleksiyonuna ek olarak 90'lı yılların başından beri bir Şona heykelleri koleksiyoncusudur. Sanatın her türüne karşı her zaman çok tutkulu ve açık fikirlidir, yıllarca durmaksızın sanatı ve sanatçıları desteklemiştir.


Gökhan Gül, işlerinin çoğunu Afrika'da yürütürken Şona halkıyla tanışma fırsatı bulmuştur. Bu heykellere âşık olmuş ve onları toplamaya başlamıştır. Onları Türkiye'ye getirdiğinde etrafındaki herkesin de bu heykelleri sevdiğini fark etmiştir. Ardından bu heykelleri ithal etmeye ve bu heykeller için özel olarak açtığı Klip Kuns adlı galerisinde sergilemeye karar vermiştir. 


Gökhan Gül ve Klip Kuns Gallery'nin sağladığı fırsatla Otto Nagel, bu güzel, canlı ve ruhani heykeller için bir sergiye sponsor olmak istedi. Bu serginin hazırlıkları süresince Klip Kuns Gallery’nin Direktörü, Gamze Alpar bizlerin Şona’ların kültürünü anlayabilmemiz için hiç bir zaman desteğini esirgemedi. Kendisine tüm destekleri ve yardımları için teşekkür ederim. Art Vision Gallery'nin Direktörü olarak, bize bu muhteşem heykellerle çalışma ve onları sanatseverler ile paylaşma fırsatı sağladıkları için iki sanat hamisine de teşekkürü bir borç bilirim. Taşlardaki Ruhlar için Otto ve Gökhan Bey’ler ile birlikte çalışmaktan onur duydum.  


Aslı Sabuncu

Galeri Direktörü 

Art Vision Gallery by Otto Nagel, İstanbul 

16.10.2019 | 17.01.2020

Taşlardaki Ruhlar Basın Kiti'ne ulaşmak için lütfen iletişime geçiniz.